14.11.09

Kurşun döktürdüm. Göz yokmuş bende ama, çok elektrik yüklüymüşüm!

Bu aralar öyle bir koşturma-ca var ki Ankara'da, ya koşa koşa evime sığınıyorum ya da kaçacak bir yerler arıyorum. Geçen Pazar günü hava öyle güzel ve güneşliydi ki, adeta yazdan kalma bir gündü. Biz de bunu ailecek değerlendirelim dedik ve bastık Beypazarı'na gittik. Malum Ankara'dan sıkılan Ankaralıların kaçamak yerlerinden biridir Beypazarı. Neyse, görmeyeli uzun zaman olmuştu, iyi ki gitmişiz. Her yer cıvıl, cıvıl... Kaldırımlara taşan dükkan sahipleri el emeği hazırladıkları ürünleri ya da yeni pişen sıcacık yemekleri, bizlere tattırmak için adeta yarış içine girmişlerdi. Hem de ne yarış... Pazar alanına gidene kadar zaten zeytinyağlı dolmaları, 89 kat ev yapımı baklavaları tadarak doymuştuk bile. Taş sokaklara sağlı sollu kurulu dükkanlarda geleneksel el işi örtü ve şallar, kuruyemişçiler, Beypazarı kurusu'cuları, tarhanacılar, havuç suyu satanlar, güveççiler.... Midesel bir şenlik diye buna derim ben :)

Neyse, bir çok yeri gezdik, yürüyerek, mis gibi havayı içimize çektik. Ama asıl dikkatinizi çekmek istediğim yer: Yaşayan Müze. Nasıl mı? Hani klasik bir müzeye gittiğinizde objeler koruma altındadır ve dokunmanız yasaktır. Orada adeta gözlemcisinizdir ya. Yaşayan müzede ise herşey farklı. Birincisi herşeye dokunabiliyorsunuz, ikincisi siz de müzenin bir parçası oluyorsunuz. Uzun lafın kısası, bir çok eski geleneksel faaliyetle, eskilerde yaşadığınız hissi veriyorlar size, birileri de sizi izleyerek eğleniyor... Bu da böyle güzel bir pazar gününde size ilaç gibi geliyor :) (Bilmek isteyenlere not: Mansur Yavaş'ın fikriymiş bu müzeyi kurmak)
Müze diyoruz ama aslında burası 150 yıllık bir ev. Evin sahipleri çok zenginmiş. Evin babası tüccar, annesi ise öğretmenmiş. Beypazarındaki fakirlere yardımseverlikleriyle tanınıyorlarmış. Nasıl mı? Onu bizi müzenin girişinde geleneksel kıyafetleriyle karşılayan tatlı mı tatlı, dilli mi dilli Zeynep anlatıyor:


"Avluya girişte bir dolap var. Evin sahipleri tarafından yaptırılan bu dolap sayesinde, fakirlere aş sunuluyor. Gelen kişi dolabın kapağına vuruyor ve elindeki tabağı ya da tencereyi bu dolabın içine koyuyor. Ve döndürüyor. Bu dolap evin mutfağına bağlı olduğu için hemen bir tabak ya da tencere dolusu sıcak aş karşınızda bitiyor. Kimse birbirinin yüzünü görmüyor. Dolayısıyla da kimse rencide olmuyor. Yemeği evin genç kızı bu dolaba yerleştiriyor. Hani 'Ne dolaplar çeviriyorsun?' derler ya. O deyiş, buradan çıkmış. Bir gün bir genç adam, bu evde yemek dağıtan genç kızı sokakta görmüş ve aşık olmuş. Fakir olmamasına rağmen gitmiş dolabın kapısını vurmuş, tabağını bırakmış ama tabağın altına da bir mektup yerleştirmiş aşkını ilan eden. Neyse gel zaman git zaman, ateş bacayı sarmış, kız da cevap vermeye başlamış genç adama. Dolap sayesinde aşklarını yaşar olmuşlar. Fakat evin kadınları durumu fark etmişler. Ve kıza şöyle demişler: Biz senin ne dolaplar çevirdiğini biliyoruz! Sakın daha fazla ileri gitme!" Sonuç: Bir dolapla neler yapılabiliyormuş :)

Bu güzel girişin ardından, Yaşayan Müze'de neler yapılabileceğinizi size söyleyeyeyim. Ebru yapabiliyorsunuz, Karagöz-Hacivat oynatabiliyorsunuz, Sevimli bir nineden Türk masalları dinliyorsunuz, kendi pidenizi pişirebiliyorsunuz... Ya da benim gibi kurşun döktürebiliyorsunuz!!! Şimdi "Senin gibi fal bile baktırmayan biri, nasıl kurşun döktürür" dediğinizi duyar gibi oluyorum!!! Haklısınız ama çok ısrar ettiler. O yüzden deneyimimi hemen paylaşıyorum: Bir kere o tencerinin altındaki şahsiyet benim. Sakın gülmeyin. Merak da etmiyor değilim hani, nazar mı var yoksa başka bir şey mi? Neyse, kurşun döküldü.

Kadının döktüğü kurşunu görünce önce bir heyecan bastı beni. Kurşundan ateş parçaları çıkıyor gibi bir şekil oluştu. Tabii ben de sordum "Ne oldu? Ölecek miyim diye?". Kadın, "Bunca zamandır yapıyorum bu işi, üzerinde senin kadar elektirik olan bir kişiyi görmedim. Sen hemen git toprakta bir yuvarlan, uzun uzun yat. Yoksa bu elektirikle çok fena çarparsın sen etrafındakileri" dedi. Aman aman, üzerimde kem göz, nazar yok ya, çarparım insanları daha iyi, ehehehe :) Bu arada teyze, döktürdüğünüz kurşunun bir parçasını yanınızda taşımanızı da salık verdi. Valli ben de öyle yapıyorum.
Bu hikayeden çıkarılacak sonuç: Üzerimdeki elektiriği atmam gerekiyor. Acilen doğaya çıkıp toprakla, çayır çimenle temas etmeliyim. Mekan önerileriniz şiddetle beklenir!!! (Uf bu soğukta toprakla haşır neşir nasıl olunacak, o da ayrı bir konu :))

3 yorum:

  1. Milliyet Gazetesinin acar muhjabiri Sevgili Bahar hanımefendi.

    Yazılarınızı ilgi ile okıuyor, yenilerini heyecanla bekliyorum.

    Blog'unuzu, fotoğrafların yanına yazı gelmeyecek şekilde düzenleseniz bence daha güzel olur.

    Yoksa babanıza şikayet ederim. Ona göre....

    YanıtlaSil
  2. sende ne göz olucak o klolarla kimse bakmazki sana göz olsun eheuhe

    YanıtlaSil
  3. kikiki kadın kimbilir aynı lafı kaç kişiye söylemiştir :D

    YanıtlaSil