09 Aralık 2009 Çarşamba

İstanbul sokaklarındaki kenar mahallelerde gördüğüm en politik stenciller

16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos, Yunanistan'da bir polis tarafından öldürüldü. Türkiye'de de yaşanan benzer olaylar "Kardeşimsin Alexis" afişleriyle tepki buldu. İstiklal Caddesi'nde gördüğüm bir stencil.
Fetullah Gülen, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül... Resimlerin altında manidar bir yeşil renkte Arapça yazılar yazıyor. İlk bakışta ne dediğini anlamıyorsunuz. Durun durun biraz daha dikkatli bakın. Yazıları tersten okuyunca ne mesaj verilmek istendiğini anlayacaksınız. Üst taraftaki yazıda "Tehlikenin farkında mısınız?, alt taraftaki yazıda da, İngilizcesi yer alıyor. Çukurcuma'da yıkık dökük bir evin duvarında gördüm, bakarken biraz korktum tabii!!!

Bu stencili Tophane'de gördüm. Bir rap parçası kadar çarpıcı sözleri vardı. O yüzden fazla söze gerek yok. Yorumsuz olarak yayınlıyorum: "Onlar ki aptal aşıktır, asla küsmez, asla vazgeçmez. Onlar ki genel vericidir, tüm müşterilerine fedadır!"

05 Aralık 2009 Cumartesi

Mavi Senfoni'deki nota eksikliği

Uzun süredir sanat gündemimizin en tepesinde, ressam Burhan Doğançay'ın Mavi Senfoni'si yer alıyor. Sanatla hiç alakası olmayan tipler bile Mavi Senfoni deyince ahkam kesmeye başlıyor; "Ay çok pahalı, ay çok güzel" diye. Malum, geçtiğimiz günlerde Mavi Senfoni, Antik A.Ş. tarafından düzenlenen Çağdaş Sanat Eserleri müzayedesinde tam tamına 2 milyon 200 bin TL'ye satıldı. Bu miktar elbette tablonun üzerinde çokca konuşulması için yeterliydi. "Tabloyu Koç mu yoksa Eczacıbaşı mı aldı?" tartışmalarını noktalayan kişi, Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker oldu. Eğer bir resim koleksiyonu varsa, sanırım bu miktarı ödemekte hiç çekinmemiştir ama "Böyle bir hamleyi niye yaptı?" sorusu olumlu ve olumsuz olarak çok tartışıldı kamuoyunda. Oysa kendisinin bu tabloyu alması bana hiç şaşırtıcı gelmemişti. Malum o bir deniz tutkunu. Eee? Mavi Senfoni'de denizdeki devinimi görselleştiren bir tablo. Murat Bey paraya kıydı çünkü, deniz tutkusunu yaşamak için denize açılmaya ihtiyacı kalmayacaktı. Artık Mavi Senfoni denizi ayağına getirecekti.


Araştırmacı gazeteci ve blogger kimliğimle, dayanamadım ve Mavi Senfoni'yi görmek için Çağdaş Sanat Fuarı ‘Contemporary’09 İstanbul'a gittim. Hatta birlikte bir fotoğraf bile çektirdik. Çünkü adı çok güzel çağrışımlar yapan Mavi Senfoni, gazetelerden kaotik bir tablo olarak görünüyordu. Hatta gazetede tabloyu ilk gördüğümde "Yahu Türk ressamlarına ait ne tablolar var, bu mu 2,2 milyon TL'lik tablo, pes" diye geçirmiştim içimden. Ve işte Mavi Senfoni'yle ilk karşılaşmam:

Mavi Senfoni, serginin bulunduğu salonun baş köşesinde, kalın camdan bir korumayla sanatseverlere sunuluyordu. Bu tablo dışında hiçbir eser herhangi bir koruma kalkanıyla korunmamıştı! Mavi Senfoni'ye uzun uzun baktım. Sağdan baktım, soldan baktım, yakından baktım, uzaktan baktım. Yok yok yok. Bu resimle bir bağ kurmak benim açımdan mümkün değil. Bir kere resim beni hiçbir şekilde çarpmadı. Tamam her dalganın üzerinde çok ince el emeği varmış. Tamam soyut bir tabloymuş vs vs... Doğançay'ın bildiğimiz kopar yapıştır tekniğiyle yapılmış, ama bence öyle tabloda abartılacak bir durum yok! Kesinlikle! 2,2 milyon TL bu tablonun yakınından bile geçemez. Birkaç yıl önce Osman Hamdi Bey'in ünlü eseri Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu 5 milyon TL'ye satılmıştı, ya da tapılası insan Fahr El Nisa Zeid'in 'Londra'' adlı tablosu 1 milyon 50 bin TL'ye satılmıştı. Bu iki tablo ile Mavi Senfoni ne kadar karşılaştırılabilir allah aşkına biri bana söyleyebilir mi?


Bence bir gazeteci, konuyla ilgili olarak Burhan Bey'den çok Murat Bey'le röportaj yapmalı. Ona bu tabloyu aldıran güdüleri sormalı. Bir tabloyu bu kadar TL ettiren sanatsal duruşunu sormalı. Sormalı da sormalı yani... Bakın "Bu tabloya şu kadar TL neden verdiniz?" sorusu yanlıştır; Çünkü adam da size "Sana ne kardeşim istersem 5 milyon TL de veririm" diyebilir. Adam belli çok sevmiş tabloyu, çok ciddi bir gönül bağı kurmuş o kesin. Ama bunun arkasında yatan sanatsal bakış muhakkak sorulmalıdır. Buradan duyurulur. Ha ayrıca, Murat Bey'in bu miktarı ödemesinin ardından, Türk resiminin kurtarıcısı olarak lanse edilmesi de bence ayrı bir felakettir, o da duyurulur.


Mavi Senfoni bir tarafta dursun, sergide hakikaten çok güzel eserler vardı. Şimdi size onlardan bir derleme sunacağım. Modern sanat severler sergiyi gezmiş kadar olurlar umarım. İyi eğlenceler....

Devrim Erbil'siz bir modern sanat sergisi herhalde düşünülemez!

Bedri Baykam'dan her zamanki ilginçlikte bir eser!


Domuz gribi ancak bu kadar güzel tasvir edilebilirdi. Dolce & Gabanna maskesine dikkat!

Öpüşmek her iki cinste farklı sonuçlar doğurur!

İpin ucundaki çaresiz erkekler... (En azından bende uyandırdığı etki bu)

Mısır patlağıyla kaplanmış hırçın kedicik!

Songül, ormanda gerçek bir çıplaklık tablosunu incelerken!

Yorumsuz

04 Aralık 2009 Cuma

İstanbul'da krallar gibi karşılandım. Bir daha beklerim ona göre ha!

Ben geldim ya bu şehre, şehir sanki açıldı saçıldı... Her semtinde farklı bir hareketle, heyecanla karşılaştım. Bu İstanbul'un bana yaptığı bir tür karşılama seremonisi gibi bir şeydi. Belki de her gün birileri bu karşılamayı üzerine alınıyordu ama, bu sefer benim içindi eminim. Bugün beni güneşli bir İstanbul karşıladı. Her yer cıvıl cıvıldı. İstanbullular bu yazdan kalma havanın tadını çıkarıyorlardı. Ben de kendimi İstiklal caddesine attım. Bakalım bu şeytani çekicilikteki cadde beni nerelere götürecekti. İlk durak: Tünel!

Tünel'de o açık hava cafelerinden birine attım kendimi ve hemen kahvemi söyledim. Kafamın üzerinde yılbaşı süsleri pırıl pırıl parlıyordu. Bir sarmal kedicik geldi hemen yanıma oturdu. Bana eşlik etmek istedi. Buyur ettim ben de onu... Kahve keyfinden sonra Tünel'in ve Galatakulesi'nin arka sokaklarına attım kendimi... O karmakarışıklık heybetli bir şekilde beni içine çekti. Türlü türlü insan, o üzerinize yıkılacakmış gibi duran sağlı sollu sokaklara taşmış eski binaların arasında yavan yavan dolanıyordu. Biraz gitarlara, biraz davullara bakındım. Her dükkandan öyle tatlı müzik sesleri geliyordu ki, utanmasak topluca bir dans gösterisi sergileyecektik ama neyse ki kendimi tuttum. Tünel'in sonunda Tophane'ye geldim. Tophane'nin o yoksul ama yine de umut dolu sokaklarında uzun uzun yürüdüm. Kasap önünde bekleşen köpecikler, bayat et kokusuna nasıl tahammül ediyordu, bir türlü anlamadım.

Oradan ver elini Çukurcuma. Çukurcuma'da Orhan Pamuk bana eşlik etti. Kemal'in Füsun'a ulaşmak için teptiği sokaklarda uzun uzun yürüdüm. Masumiyet Müzesi'ni aradım. Aklımda o an Pamuk'un kitabındaki şu sözleri vardı: "Aşk, Füsun'un karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasına otururken, ona bakan Kemal'in duyduğu bağımlılık duygusuna verilen addır. Kemal, Füsun'u görmediği zamanlarda ne oluyordu peki? O zaman aşk, fena bir takıntı, bir hastalık oluyordu." Müzeyi buldum sandım bir yokuşun yanında; Tadilat olan bir ev. "Burası orası mı?" diye soracaktım, soracak adam bulamadım. O yüzden burayı Masumiyet Müzesi ilan ettim kafamda.


Oradan ayrıldım ve kendimi Firuzağa kahvesinde buldum. Oturdum ve bir ıhlamur söyledim kendime. Cihangir'in o büyülü ortamında, kalabalıkların seslerinin bir koro halinde aktığı sokaklarda, İstanbul'u ve yaşadığım macerayı düşündüm. Kendime güldüm. Biri duysa dalga geçer diye düşündüm. Sanki kendimi jungle'da ya da ıssız bir çölde bulmuşum da, yaşadığıma macera yakıştırması yapmaya hak vermişim gibi geldi. Ama öyleydi... :-)

Bu güzel günü nasıl mı noktaladım? Tabii ki, eski evimin bulunduğu Nişantaşı sokaklarında. Canım arkadaşım Songül ile Sofa'da yediğim yemeğin tadı hala damağımda. Songül'cüğümü çok özlemişim. Onunla konuşmayı, gözlerimizle anlaşmayı, Nişantaşı sokaklarında sallana sallana gezinmeyi... Nişantaşı'ndaki eski evime gidip ile gitmemek arasında da çok tereddüt ettim. Sonuç: Gitmedim, daha doğrusu gidemedim. Kendimi çok kötü hissedeceğimi, gidersem bir daha dönemeyeceğimi hissettim. Bu düşüncelerle Songül ile Lütfü Kırdar'a vurduk kendimizi. Neden mi? Çok güzel bir müzik şölenine tanık olmak için.

Müzisyen olmak isteyenlerin hayallerini süsleyen dünyaca ünlü müzik okulu Berklee College of Music'in dahi mi dahi Türk öğrencileri İstanbul'da İstanbul Senfoni Orkestrası'yla bir araya gelerek müthiş bir konsere imza attılar. Biz de elbette bunu kaçırmadık. Benim için Arif Mardin ve Ahmet Ertegün'le özdeşleşen bu okulun benim gelişimi onurlandırması hakikaten büyük zevkti. :-) Ama konserin asıl süprizi Berklee'ye destek için sahne alan Burak Kut ve Sezen Aksu' idi. Biz de Songül'le bu kadar İstanbul sosyetesinin bir konser salonunda ne işi var diye düşünüyorduk sinsi sinsi, meğer nedeni buymuş. Konser tek kelimeyle harikaydı. Merak edenler için konserden bir bölümü de buraya koyarak, blogger'lığımın geldiği boyutlara dikkatinizi çekmek istiyorum :)

video

İstanbul'da bir güne daha noktayı koyacaktım ki, gece biraz daha uzadı, ben de anlatmadan geçemeyeceğim. İsim vermeyeceğim, çünkü kendisi mağlubiyetleri pek sevmiyor. Ama yaşadığı mağlubiyetten sonraki mutluluğumu da burada kimselerden saklayacak değilim. O kendini biliyor... Çok sevdiğim bir "ortağımla" Ortaköy'de yaptığımız tavla maçı sonucunda benim onu 5-3'lük bir skorla ezip geçmem, Fenerbahçe'nin Galatasarayı yenmesi gibi bir ambiyans oluşturdu. Kendisine tekrar geçmiş olsun diyorum ve o tavlayı artık kolunun altında gezdirmemesini diliyorum. Her ne kadar zar tutsa da, sonu hep mağlubiyet olacak. Ehehehe!!!

03 Aralık 2009 Perşembe

Hoşgeldim İstanbul!!!


"2 yıl sonra yeniden buradayım, hissettiğim şey sıcacık bir mutluluk ve kalbimi delicesine arttıran bir heyecan." İşte otobüsten inip Ok Meydanı'na ayak bastığımda kafamdan ilk olarak bu cümleler geçti. Sonra tuhaf bir nostaljik ruh haline büründüm, bu aralar Orhan Pamuk sağ olsun zaten fazlasıyla duygusalım, neredeyse gözlerim doluyordu. Neyse ki imdadıma şöförün "Beşiktaş-Taksim yolcusu kalmasın" nidaları yükseldi. Minibüste Beşiktaş'a giderken bundan 5 yıl önce yaşadıklarım gözümün önünden bir anda film şeridi gibi geçiverdi. Aslında sokaklara, trafiğe, insanların koşuşturmasına gözlerim takılmıştı ama zihnim inat etmiş, "Nostalji yapacağız" diyordu.

İstanbul beni karamsar bir havayla karşılamıştı. Kapalı, bulutlu, rüzgarlı... İstanbul'da hava böyle kasvetli olunca hep "Böylesi daha seksi" yakıştırması yapardım bu şehirde yaşarken eskiden. Hala da öyle buluyorum ne yalan söyleyeyim. Neyse Ankara Siyasal'da üniversite öğrencisiyken bu şehrin benim için anlamı öyle büyüktü ki, o zamandan aklıma koymuştum bu şehirde yaşamayı. İstanbul için Paris'i bile geri çevirmiştim. Tamam Sorbonne'dan kabul almak çok büyük bir şey ifade ediyordu, hem de nasıl, ama Galatasaray Üniversitesi'nden yüksek lisans için kabul aldığımı öğrenince hissettiklerimi şu an bile hatırlayınca yerimde duramıyorum. Beş yıl geçti üzerinden, bu şehirde yaşayalı, çok güzel anılar, çok ciddi bir hayat tecrübesiyle döndüm bu şehirden Ankara'ya. İşte şimdi tekrar ayak basmak bu şehire, hem de kısa bir tatil için beni bir tuhaf etti.

İlk olarak neler mi gözüme çarptı iki yıl aradan sonra? İnsan yaşadığı sokaklar, caddeler, gittiği kafeler, yaptığı şeylerle hatırlarmış ya şehri, işte benim anlatacaklarım da öyle olacak, tabii minibüsten gördüğüm kadarıyla şimdilik, yarın bu sokakları santim santim yeniden gezeceğim. O zaman daha neler neler okuyacaksınız. İlk olarak Talimhane'den başlayayım. Oradaki otoparkı bitirmişler, civardaki yıkık dökük evler restore edilmiş, adama benzemiş! Taksim meydanını temiz ve daha düzenli gördüm. Tophane'deki kasaplardaki et kokusu hala çok fena. Beşiktaş'ta kaldırımları ve yolları yenilemişler, meydana "Beşiktaş meydanı" yazan kırmızı bir tabela konulmuş. Beşiktaş iskelesindeki şirin çaycı hala yerinde duruyor, tek bir farkla tabureler yenilenmiş. Hava kötü diye martılar çok ortalarda yoktu, simit atamadım!!! Elimizi kolumuzu sallayarak girdiğimiz Galatasaray Üniversitesi'nin girişine güvenlik bariyeri koymuşlar. FourSeasons Oteli açılmış, Boğaz'a karşı pek bir güzel arz-ı endam ediyordu. Ortaköy çarşısı "annene selam söyle" diyordu. Ben de bu selamı Türk kahvesi eşliğinde anneme ulaştırdım. Kıskanma sakın anneciğim...

Aklımda şu an ne "ABD Türkiye'den muharip güç istiyor" haberleri ne İsviçre'de minare yasağı kararından sonra AB'li diplomatların Türkiye'ye yaranma çabaları ne de eski paşaların ne ifade vereceğiyle ilgili Türkiye gündemini bombalayan şeyler yer alıyor. Onları birkaç günlüğüne geride bıraktım. İstanbul'dayım, tuhaf bir şekilde sürekli Oasis ve Blur dinliyorum boğaza karşı. Sanırım böylesi çook peaceful. Dalga sesleriyle başlayan şarkıda da aynen şöyle diyor:

"Wake up the dawn and ask her why
A dreamer dreams she never dies
Wipe that tear away now from your eye
Slowly walking down the hall
Faster than a cannonball
Where were you while we were getting high?
Some day you will find me
Caught beneath the landslide
In a champagne supernova in the sky..."

23 Kasım 2009 Pazartesi

Bağış'ın pin kodu kaç?

Başmüzakerecimiz Egemen Bağış, bu sıralar dünyada çok konuşulan bir kitabı okuyor. Okuduğu kitabı kime sorsam, "Ay ben de o kitabı okudum, hesap kitap yaptım. Benim pin kodumla ilgili yazılanlar tıpatıp bana uyuyor. Süper kitap" yorumunda bulunuyor. Valli ben kitabı okumadım ama Egemen Bey, birlikte gittiğimiz Van gezisi dönüşü uçakta uzun uzun bu kitabı anlattı bize. Merak etmedim de değil hani, neymiş bu pin kodu meselesi diye... Egemen Bey'in Özel Kalemi sevgili İbrahim'e doğum günü tarihimi verdim, o da sağolsun küçük bir ücret karşılığı hesapladı :))). Benim pin kodum üçmüş. Okudum karakteristik özelliklerimi, aralarında en güldüğüm şey şu oldu: Öyle eller havaya, hoppalla durumlardan hiç hoşlanmazmışım. (Fazla söze ne denir!)

"Ya o kadar kitaptan bahsettin, kitabın adı ne?" diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Uff siz de ne sabırsızsınız yahu. Güney Afrikalı bir fizikçi olan Douglas Forbes tarafından kaleme alınan kitabın adı "İnsanın Pin Kodu: Doğum Gününüzün Kutsal Matematiği". Forbes, doğum tarihiyle insan yapısı ve davranışlarını matematiksel olarak ortaya çıkardığını iddia ediyor. 22 yıl boyunca 30 binin üzerinde insanla çeşitli deneyler yaparak onların doğum tarihilerindeki enerjiyi hesap etmeye çalışmış. Yaptığı deneyler sonrası ortaya çıkan sonuçları "pin kodu" olarak adlandırarak bunu matematiksel bir formüle sokmuş. Test yapılan insanların arasında dünyanın her kıtasından insan bulunuyormuş. Forbes, kitabında bulduğu matematiksel denklemle ilgili olarak, "Eğer verdiğiniz doğum tarihi için çıkardığım karakter envanteri yanlış ise, mutlaka doğum tarihi yanlıştır, hatta nüfus cüzdanına bile yanlış geçirilmiştir" iddiasında bulunuyor. Vay vay vay, bu ne iddia yahu!!! Kitap maşallah öyle bir satılmış ki, şu an dokuz baskısı bulunuyor. Forbes'in, İnsanın Pin Kodu'nun haricinde, İlişkilerin Pin Kodu ve Kaderin Pin Kodu adlı kitapları da bulunuyor. (Bana bu kadar çok pin koduyla uğraşmak biraz komik geldi ama, okuyan ve sevenlere de saygımız var, o da ayrı!)

Peki bu kitap Egemen Bey'in eline nasıl geçmiş? İşte asıl hikaye burada yatıyor. Bu kitabı, Bağış'a Yılmaz Erdoğan hararetle tavsiye etmiş. Meğersem, Yılmaz Erdoğan'ın bu tür sayısal hesaplamalarla yapılan karakter analizlerine büyük ilgisi varmış. Erdoğan, Bağış'a, "Bu kitap şu ana kadar gördüğüm en iyi tespitleri yapıyor" yorumunda bulunmuş. Egemen Bey de
kitaptaki formüle uygun bir şekilde 23 Nisan 1970 olan doğum tarihiyle kendi pin kodunu hesaplayarak, kendi karater analizini okumuş ve "Amanın aynı benim" değerlendirmesinde bulunmuş. Valli ne diyeyim, kitabın tirajı bu aralar bir daha artacak gibi gözüküyor!!!!

Türkiye bir insan olsa, doğum günü 29 Ekim 1923 olurdu değil mi? Üşenmedim, hesapladım. Bakın Türkiye'nin pin kodu şöyle: Besleyici, özenli, sessiz, gözlemci, utangaç, kararlı, evcimen. Yorum yapmayacağım, Forbes Türkiye'de yaşasaydı kesin şöyle derdi: "Doğum tarihin yanlış senin Türkiye!!!

14 Kasım 2009 Cumartesi

Kurşun döktürdüm. Göz yokmuş bende ama, çok elektrik yüklüymüşüm!

Bu aralar öyle bir koşturma-ca var ki Ankara'da, ya koşa koşa evime sığınıyorum ya da kaçacak bir yerler arıyorum. Geçen Pazar günü hava öyle güzel ve güneşliydi ki, adeta yazdan kalma bir gündü. Biz de bunu ailecek değerlendirelim dedik ve bastık Beypazarı'na gittik. Malum Ankara'dan sıkılan Ankaralıların kaçamak yerlerinden biridir Beypazarı. Neyse, görmeyeli uzun zaman olmuştu, iyi ki gitmişiz. Her yer cıvıl, cıvıl... Kaldırımlara taşan dükkan sahipleri el emeği hazırladıkları ürünleri ya da yeni pişen sıcacık yemekleri, bizlere tattırmak için adeta yarış içine girmişlerdi. Hem de ne yarış... Pazar alanına gidene kadar zaten zeytinyağlı dolmaları, 89 kat ev yapımı baklavaları tadarak doymuştuk bile. Taş sokaklara sağlı sollu kurulu dükkanlarda geleneksel el işi örtü ve şallar, kuruyemişçiler, Beypazarı kurusu'cuları, tarhanacılar, havuç suyu satanlar, güveççiler.... Midesel bir şenlik diye buna derim ben :)

Neyse, bir çok yeri gezdik, yürüyerek, mis gibi havayı içimize çektik. Ama asıl dikkatinizi çekmek istediğim yer: Yaşayan Müze. Nasıl mı? Hani klasik bir müzeye gittiğinizde objeler koruma altındadır ve dokunmanız yasaktır. Orada adeta gözlemcisinizdir ya. Yaşayan müzede ise herşey farklı. Birincisi herşeye dokunabiliyorsunuz, ikincisi siz de müzenin bir parçası oluyorsunuz. Uzun lafın kısası, bir çok eski geleneksel faaliyetle, eskilerde yaşadığınız hissi veriyorlar size, birileri de sizi izleyerek eğleniyor... Bu da böyle güzel bir pazar gününde size ilaç gibi geliyor :) (Bilmek isteyenlere not: Mansur Yavaş'ın fikriymiş bu müzeyi kurmak)
Müze diyoruz ama aslında burası 150 yıllık bir ev. Evin sahipleri çok zenginmiş. Evin babası tüccar, annesi ise öğretmenmiş. Beypazarındaki fakirlere yardımseverlikleriyle tanınıyorlarmış. Nasıl mı? Onu bizi müzenin girişinde geleneksel kıyafetleriyle karşılayan tatlı mı tatlı, dilli mi dilli Zeynep anlatıyor:


"Avluya girişte bir dolap var. Evin sahipleri tarafından yaptırılan bu dolap sayesinde, fakirlere aş sunuluyor. Gelen kişi dolabın kapağına vuruyor ve elindeki tabağı ya da tencereyi bu dolabın içine koyuyor. Ve döndürüyor. Bu dolap evin mutfağına bağlı olduğu için hemen bir tabak ya da tencere dolusu sıcak aş karşınızda bitiyor. Kimse birbirinin yüzünü görmüyor. Dolayısıyla da kimse rencide olmuyor. Yemeği evin genç kızı bu dolaba yerleştiriyor. Hani 'Ne dolaplar çeviriyorsun?' derler ya. O deyiş, buradan çıkmış. Bir gün bir genç adam, bu evde yemek dağıtan genç kızı sokakta görmüş ve aşık olmuş. Fakir olmamasına rağmen gitmiş dolabın kapısını vurmuş, tabağını bırakmış ama tabağın altına da bir mektup yerleştirmiş aşkını ilan eden. Neyse gel zaman git zaman, ateş bacayı sarmış, kız da cevap vermeye başlamış genç adama. Dolap sayesinde aşklarını yaşar olmuşlar. Fakat evin kadınları durumu fark etmişler. Ve kıza şöyle demişler: Biz senin ne dolaplar çevirdiğini biliyoruz! Sakın daha fazla ileri gitme!" Sonuç: Bir dolapla neler yapılabiliyormuş :)

Bu güzel girişin ardından, Yaşayan Müze'de neler yapılabileceğinizi size söyleyeyeyim. Ebru yapabiliyorsunuz, Karagöz-Hacivat oynatabiliyorsunuz, Sevimli bir nineden Türk masalları dinliyorsunuz, kendi pidenizi pişirebiliyorsunuz... Ya da benim gibi kurşun döktürebiliyorsunuz!!! Şimdi "Senin gibi fal bile baktırmayan biri, nasıl kurşun döktürür" dediğinizi duyar gibi oluyorum!!! Haklısınız ama çok ısrar ettiler. O yüzden deneyimimi hemen paylaşıyorum: Bir kere o tencerinin altındaki şahsiyet benim. Sakın gülmeyin. Merak da etmiyor değilim hani, nazar mı var yoksa başka bir şey mi? Neyse, kurşun döküldü.

Kadının döktüğü kurşunu görünce önce bir heyecan bastı beni. Kurşundan ateş parçaları çıkıyor gibi bir şekil oluştu. Tabii ben de sordum "Ne oldu? Ölecek miyim diye?". Kadın, "Bunca zamandır yapıyorum bu işi, üzerinde senin kadar elektirik olan bir kişiyi görmedim. Sen hemen git toprakta bir yuvarlan, uzun uzun yat. Yoksa bu elektirikle çok fena çarparsın sen etrafındakileri" dedi. Aman aman, üzerimde kem göz, nazar yok ya, çarparım insanları daha iyi, ehehehe :) Bu arada teyze, döktürdüğünüz kurşunun bir parçasını yanınızda taşımanızı da salık verdi. Valli ben de öyle yapıyorum.
Bu hikayeden çıkarılacak sonuç: Üzerimdeki elektiriği atmam gerekiyor. Acilen doğaya çıkıp toprakla, çayır çimenle temas etmeliyim. Mekan önerileriniz şiddetle beklenir!!! (Uf bu soğukta toprakla haşır neşir nasıl olunacak, o da ayrı bir konu :))

13 Kasım 2009 Cuma

Yaratıcılık böyle birşey! Biz sadece içeduralım, millet neler yapıyor :)

Burası Sidney, Avustralya. Yerde duran meşhur Mona Lisa'nın tablosunun dev bir reprodüksiyonu olarak gözüküyor. Tüm dünyada çok iyi tanınan bu tablo sizce neden bu kadar çok insanın ilgisini çekmiş olabilir ki? Yerde durduğu için mi? Hmm olabilir ama yeterince değil. Gelin ikinci fotoğrafa bakalım.

Kızlar kızlar, evet kağıda bakıyorsunuz, doğru mu yapmışız diye. Ama bence hiç canınızı sıkmayın, Mona Lisa'nın tıpkısı, aynısı olmuş. Ama bir sorun var gibi gözüküyor. Bu bir tablo değil, renkli borular gibi duruyor ilk bakışta, ama değil. Peki ne olabilir?

İşte ben yaratıcılık diye buna diyorum. Ayakta alkışlıyorum. Karton bardaklarda kahve ve süt karışımından yapılan bir Mona Lisa bu. Kaç bardak mı var? Saydım, tam tamına 3604! Bunu yapan arkadaş Avusturyalı bir sanatçı. Kahveye ne kadar aşık olduğunu sanırım söylememe gerek yok. Sanatçı şöyle diyor: "Beni en çok yoran, her bardak için süt ve kahveyi ne kadar karıştırmam gerektiğini hesaplamak oldu. Çok umutsuzlandığım ve yorulduğum anlarda hazırladığım ama eser için uygun olmayan kahve karışımlarını kafama diktim. Böyle kendime geldim" diyor. Umarım midesi delinmemiştir sanatçının! :)
İşte çoğu insan yaratıcı olmak için kafasını göklere kaldırır, soyut çağrışımlar arar. Bazıları ise içtiği kahveye bakar; bu nefis, mis kokulu, günde bir bardak içilmezse olmaz bir içeceğin başka neye yarayacağını sorar. Çağrışımı orada arar ve bulursa eğer, şahane birşey çıkarmış olur. Bu da öyle bir durum. Bence kafanızı ve düşüncelerinizi çok fazla göklere çıkarmayın, elinizdekilerle yetinin. Bakın bakalım o zaman neler değişecek hayatınızda!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Tüm Cimbomlulara atfen Kenan Doğulu'dan geliyor: Herkes haddini bilecek!



Fenerbahçe yine tarih yazdı... Yine Galatasaray'ı golleriyle mezara soktu. Tüm statta adeta bir bayram havası yaşandı. Benim gibi maçı evinde izleyenler de, evin camlarından kafaları çıkarıp "Bir masum mor menekşe ağlıyor mu ne?" şarkılarını çığırdı. Maçtan önce bir garip havalara giren Galatasaraylı arkadaşlara tekrar tekrar geçmiş olsun diyorum, artık kaç ayda toparlanırlar, bilemiyorum...
Bir Fenerli olarak göğsüm ne kadar kabardı, takımımla ne kadar gururlandım bilemezsin sevgili günlük. Bu maç için girdiğim tüm iddiaları kazanmanın verdiği keyifte bir başka tabii... Ama ne yapalım: "İşte böyle, her sene böyle, Cimbom'a böyle" demiş atalarımız :P

Bu arada, statta açılan pankartlar, karikatürler ne kadar süperdi. Gül gül öldüm resmen. Fenerlilerin üst düzey espiri anlayışını ne kadar güzel yansıtıyordu. Ama bir tanesi vardı ki, beni benden aldı. Kenan Doğulu'yu hiç sevmem ama "Bu alemde kendini bilicen, herkes haddini bilecek" şarkısı, anlı şanlı Fenerliler için ne kadar da güzel oldu. Eee, bir de bunu Cimbomlular'a söyleyince değmeğin keyfimize.

Her neyse, çok güzel bir maç oldu, çok güzel yendik, takımımı ve tüm FB'lileri canı gönülden kutluyorum. Tabii ki, skorun 3-1 olması da manidar, o da ayrı :)

23 Ekim 2009 Cuma

Sümela'da Abdullah Gül'ü gördüm, kendisi bir azizdi!

Allahım bir ay içerisinde iki kere Trabzon'da bakan ve büyükelçi izliyorum. İkisinde de kutsal bir mekan olan büyüleyici Sümela Manastırı'na çıkıyorum. Bu sefer yapacağını yaptın, aklımı aldın yarabbi. Bundan eminim. Manastırın kilise bölümündeki duvarın tavanında yer alan Meryem Ana ve azizler fresklerinden birini görünce şoka girdim resmen. Neden mi? Çünkü o Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'dü. Kırmızı kanatlarıyla gözlerini Meryem Ana'ya dikmiş, sevimli sevimli bakıyordu... Tövbe, tövbe... Neler diyorum ben? Birazdan Cumhurbaşkanlığı muhafızları beni gelip götürecekler, haberim yok!
Ama şu "İki fotoğraf arasındaki 100 benzeriliği bulun" bulmacalarına benzemiyor mu yahu?

Önceki gün Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Marc Pierini ve 14 AB Büyükelçisisi'yle manastıra bir çıkarma yaptık. Büyükelçiler manastırın ve doğanın güzelliğiyle büyülendiler. Onca yolu manastırı görmek için koşarak çıktılar adeta. Rehberin anlattıklarını büyük bir ciddiyetle izlediler. Herşey olması gerektiği gibiydi anlayacağınız. Taaki, o kilisenin içindeki duvardaki freski görene kadar. Hayır biz gördük, şoka girdik. Ama iş büyükelçilerin de "Gülfreskini" görüp kahkahaya boğulmasıyla iş başka bir boyuta çıktı. Durum, hem haber değeri taşıyan bir olaya dönüştü hem de akıllara "Ya bu freskle restorasyon sırasında biri oynamış olabilir mi acaba?" sorusunu getirdi.

Durumu haber müdürümüz Serpil hanım'la paylaştım. O da gözlerine inanamadı. "Kızım, gülmekten öldük. Bu ne? Şaka mı bu? Bunun orjinal olması mümkün değil? Git bir sor soruştur bakayım" dedi. Araştırdım, soruşturdum. Orjinalmiş. (Hala inanmakta zorluk çekiyorum!) Tamam insan insana benzer ama saçın taranış biçimi, kulakların hafif kepçeliği, gözler bire bir aynı yahu. Bir burun sorun yaratıyor, o kadar. Sanki birileri onu Gül'ün 20 yıl önceki vesikalık fotoğrafından bire bir kopya etmiş gibi. Sonuç olarak geziye "Gül aslında bir azizmiş!" espirileri damgasını vurdu. Ne diyeyim, Allah bize günah yazmasın... Bu hafta yolda yürürken dikkat edeceğim. Ne olur ne olmaz. Sesim kesilirse bir süre, anlayın ki saklanıyorum ya da tutuklandım! :)

Not: Bir uzman lütfen bu konuyla ilgili olarak bizi aydınlatsın. Gül'e benzeyen bu aziz aslında kim? Freskte oynama yapılmış mı yapılmamış mı? Haydi bekliyorum.

* Konuyla ilgili haber için: http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=24&ArticleID=1153605&Date=23.10.2009&b=Buyukelcileri%20gulduren%20fresk

17 Ekim 2009 Cumartesi

Lüksembourg... İçim burugggg...

Lüksembourg... Gitmeyi hiç mi hiç düşünmediğim bir yerdi. Küçüktü, az insan yaşıyordu, sanatsal açıdan da ilgimi çekmemişti. Taa ki, G-9 platformu ve Avrupa gazeteciler Platformu tarafından düzenlenen AB kurumlarının tanıtılmasıyla ilgili seminere katılmaya hak kazanana dek. 6 günlük bir geziydi. AB kurumlarıyla neredeyse akraba oluyorduk, bu kadar bilinçlenme ve öğrenme süreci bize biraz ağır geldi diyebilirim. :) Neler mi yaptık? Avrupa Yatırım Bankası ve Avrupa Yatırım Fonu ile ilgili üst düzey yöneticilerden çok kritik bilgiler aldık. İki dev altın renkli AB Adalet Divanı'nın şahane gölgesi altında divanda bir duruşmaya katıldık; hakim ve savcılarla konuşma imkanı bulduk. AB'nin istatistik kurumu Eurostat’ta AB'nin üye ve aday ülkeler üzerinde ne tür derinlemesine istatiki analizlar yaptığını kendi gözlerimizle gördük.

Onun haricinde çok güzel güneşli bir günde Schengen kasabasına gittik. Schengen, Lüksembourg'un Fransa-Almanya-Belçika sınırında yer alması açısından çok sembolik bir yer. Vizesiz dolaşım anlaşması buradaki nehrin üstünde imzalanmış. Biz de Türkler olarak, o nehire bakarak sigaraları tellendirmek düştü. Neden mi? Eee neden olacak, bir gün belki biz de bu vizesiz dolaşımdan yararlanırız diye... Lüksembourg'a gidip AB fikrinin kurucusu Robert Schuman Avrupa Araştırmaları Merkezi'ni gezmeden olmazdı. Eksik kalırdı. Bu merkez aynı zamanda Schuman'ın eviymiş. Nostalji yaptık, ne diyeyim.

"Aman Lüksembourg'dasın, kurum kurum gezmişsin. İyi olmuş da. Onun dışında neler yaptınız, hayat nasıl akıyor oralarda? Gençler nasıl?" diye soran arkadaşlar oldu. İşte size bir blogger ve gezgin gözünden Lüksembourg'da hayat!!!!


* Burası Lüksembourg'daki Eski Şehir. 1994'ten beri UNESCO'nun koruması altında. Eski Şehir'e tepeden bakarken hakikaten insan ürperiyor. Başka bir çağda yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Önünüzde şahane bir maket varmış gibi. Eski Şehir'i karış karış gezdik diyebilirim Anadolu Ajans'tan arkadaşım Zeynep'le. Gençler için bir çok eğlence mekanı var. Ciddiyet isterseniz o da var. Schuman'ın evi de burada. Eski Şehir'e, Lüksembourg şehir merkezinden tuhaf bir asansörle iniyorsunuz. Sanki başka bir yaşam modülüne girmiş gibi oluyorsunuz. Zeynepciğimle gecenin bir kör vakti, açık ve insan dolu bir bar ararken yaşadıklarımızı unutmayacağım! (Sen anladın onu kuzum!) Mutlaka gidilmesi gereken bir yer! (Bir kenara yazın)

* Lüksembourg'daki ilk gecemizde, birşeyler yemek için deli gibi restoran aradık. Birçok yer kapalıydı, bir çok yerde de insan yoktu. Allahım insansız bir şehir hakikaten felaket birşeymiş. Ya da biz alışmışız kalabalığa ne diyeyim. Neyse, şehir meydanında küçük sevimli bir kafeye oturduk grubumuzla. Kafenin camında "Les moulles sont arrivees!" yazıyordu. İlk bakışta güldüm "Midyeler geldi de ne demek" diye. Sonra bir midyeli makarna yemişim ki, uffff tadı hala damağımda. O gece yaşadığım mide şölenini kelimelere sığmaz, yaşanır. Keşke olsa da bir daha yesem. Artık fotoğrafıyla idare edeceğim, kahpe kader!

* Tamam şehir küçük, birgünde altını üstüne getirebiliyorsunuz. Yemyeşil, mis gibi bir havası. Her yer devasa parklarla çevrili, kendinizi cennette hissediyorsunuz. Sabahın 7'sinde uyuyan kuğuların arasında kitap okuduğum anı sanırım kolay kolay unutamam. Herşey düzenli ve temiz tabii ki. Ama bu şehrin tek eksiği insan yahu! Şehir pahalı olduğu için herkes civar şehirlerden geliyormuş buraya çalışmak için. Pazartesi gelip cuma vınnn dönüyorlarmış. Sokakta hafta içi ya da sonu insan görünce uzaylı bulmuş gibi tepki verdiğimizi unutamam! Neredeyse öpecektik o denli yani!
O kadar monoton bir şehirde, insan nüfusunun yok denecek kadar az olduğu bir yerde öyle kitch bir mağazayla karşılaştım ki... Lüksembourg'un süprizlerle oldu! Marilyn Monroe'lu koltuğa bayıldım, mağazanın içindeki o süper objelere hayran kaldım. Tasarım ürünleri açısından çok da zengin olmayan bir memleket için bu mağaza bana biraz fazla geldi. Böyle ürünleri alacak ve Lüksembourg'da yaşayan insanların adresini öğrenmek istiyorum. Çabukkkk!


* Tamam tamam, insan yok! Gece hayalet şehire dönüyor Lüksembourg. Ama biz de genciz canım. Kanımız kaynıyor. Her gece sessiz barlara ses getiren bir grup olarak kendimizden gurur duyduk. Bizi gülüp eğlenirken bulan Lüksembourg'luların bize nasıl dahil olduğun görmenizi isterdim! Sağolsun grup liderlerimiz Yves ve Dominique'e yeptıkları espirilerden ve anlayışlarından dolayı teşekkürü bir borç biliriz!Bu arada bu memlekette eğlence ve club gününün yaptığımız araştırmalar sonucunda çarşamba günü olduğunu keşfettik. Gezimizin son günü insanların barlardan taşarcasına eğlendikleri, barda ilerlemek için uzun süre çaba harcadığı, müzik sesinin son raddede olduğu bu "holly" günü unutmak mümkün değil. Zeynep'le yorumumuz şu oldu: Lüksembourg güle güle hediyesini verdi bize! Ehh biz de keyfimize baktık. Yaşasın votka!

* Burası Fransa, burası Metz! Ya daha biraz önce Lüksembourg'daydın diyeceksiniz. Cevabım: Hızlı tren olacak. Bir gün program bitişinde atladık trene ve Fransa'ya geçtik. Lüksembourg'la karşılaştıramıyorum bile, çok canlı cıvıl cıvıl bir yer. Şehrin altını üstüne getirdik, alışveriş yaptık (15 euro'ya aldığım bordo topuklu ayakkabılarım çok güzel!) Meydanda (yan tarafta görüyorsunuz) çok güzel bir yemek yedik. Zeynep'le derin mevzulara girdik.... Metz'de bir duvarda hayata dair gördüğüm en anlamlı sözlerden birini gördüm. Blog yazımı bunla sonlandırmak istiyorum. İşte olay budur:


"Yolcu, zamanı ele geçir, o seni ele geçirmeden!