26 Ekim 2009 Pazartesi

Tüm Cimbomlulara atfen Kenan Doğulu'dan geliyor: Herkes haddini bilecek!



Fenerbahçe yine tarih yazdı... Yine Galatasaray'ı golleriyle mezara soktu. Tüm statta adeta bir bayram havası yaşandı. Benim gibi maçı evinde izleyenler de, evin camlarından kafaları çıkarıp "Bir masum mor menekşe ağlıyor mu ne?" şarkılarını çığırdı. Maçtan önce bir garip havalara giren Galatasaraylı arkadaşlara tekrar tekrar geçmiş olsun diyorum, artık kaç ayda toparlanırlar, bilemiyorum...
Bir Fenerli olarak göğsüm ne kadar kabardı, takımımla ne kadar gururlandım bilemezsin sevgili günlük. Bu maç için girdiğim tüm iddiaları kazanmanın verdiği keyifte bir başka tabii... Ama ne yapalım: "İşte böyle, her sene böyle, Cimbom'a böyle" demiş atalarımız :P

Bu arada, statta açılan pankartlar, karikatürler ne kadar süperdi. Gül gül öldüm resmen. Fenerlilerin üst düzey espiri anlayışını ne kadar güzel yansıtıyordu. Ama bir tanesi vardı ki, beni benden aldı. Kenan Doğulu'yu hiç sevmem ama "Bu alemde kendini bilicen, herkes haddini bilecek" şarkısı, anlı şanlı Fenerliler için ne kadar da güzel oldu. Eee, bir de bunu Cimbomlular'a söyleyince değmeğin keyfimize.

Her neyse, çok güzel bir maç oldu, çok güzel yendik, takımımı ve tüm FB'lileri canı gönülden kutluyorum. Tabii ki, skorun 3-1 olması da manidar, o da ayrı :)

23 Ekim 2009 Cuma

Sümela'da Abdullah Gül'ü gördüm, kendisi bir azizdi!

Allahım bir ay içerisinde iki kere Trabzon'da bakan ve büyükelçi izliyorum. İkisinde de kutsal bir mekan olan büyüleyici Sümela Manastırı'na çıkıyorum. Bu sefer yapacağını yaptın, aklımı aldın yarabbi. Bundan eminim. Manastırın kilise bölümündeki duvarın tavanında yer alan Meryem Ana ve azizler fresklerinden birini görünce şoka girdim resmen. Neden mi? Çünkü o Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'dü. Kırmızı kanatlarıyla gözlerini Meryem Ana'ya dikmiş, sevimli sevimli bakıyordu... Tövbe, tövbe... Neler diyorum ben? Birazdan Cumhurbaşkanlığı muhafızları beni gelip götürecekler, haberim yok!
Ama şu "İki fotoğraf arasındaki 100 benzeriliği bulun" bulmacalarına benzemiyor mu yahu?

Önceki gün Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Marc Pierini ve 14 AB Büyükelçisisi'yle manastıra bir çıkarma yaptık. Büyükelçiler manastırın ve doğanın güzelliğiyle büyülendiler. Onca yolu manastırı görmek için koşarak çıktılar adeta. Rehberin anlattıklarını büyük bir ciddiyetle izlediler. Herşey olması gerektiği gibiydi anlayacağınız. Taaki, o kilisenin içindeki duvardaki freski görene kadar. Hayır biz gördük, şoka girdik. Ama iş büyükelçilerin de "Gülfreskini" görüp kahkahaya boğulmasıyla iş başka bir boyuta çıktı. Durum, hem haber değeri taşıyan bir olaya dönüştü hem de akıllara "Ya bu freskle restorasyon sırasında biri oynamış olabilir mi acaba?" sorusunu getirdi.

Durumu haber müdürümüz Serpil hanım'la paylaştım. O da gözlerine inanamadı. "Kızım, gülmekten öldük. Bu ne? Şaka mı bu? Bunun orjinal olması mümkün değil? Git bir sor soruştur bakayım" dedi. Araştırdım, soruşturdum. Orjinalmiş. (Hala inanmakta zorluk çekiyorum!) Tamam insan insana benzer ama saçın taranış biçimi, kulakların hafif kepçeliği, gözler bire bir aynı yahu. Bir burun sorun yaratıyor, o kadar. Sanki birileri onu Gül'ün 20 yıl önceki vesikalık fotoğrafından bire bir kopya etmiş gibi. Sonuç olarak geziye "Gül aslında bir azizmiş!" espirileri damgasını vurdu. Ne diyeyim, Allah bize günah yazmasın... Bu hafta yolda yürürken dikkat edeceğim. Ne olur ne olmaz. Sesim kesilirse bir süre, anlayın ki saklanıyorum ya da tutuklandım! :)

Not: Bir uzman lütfen bu konuyla ilgili olarak bizi aydınlatsın. Gül'e benzeyen bu aziz aslında kim? Freskte oynama yapılmış mı yapılmamış mı? Haydi bekliyorum.

* Konuyla ilgili haber için: http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=24&ArticleID=1153605&Date=23.10.2009&b=Buyukelcileri%20gulduren%20fresk

17 Ekim 2009 Cumartesi

Lüksembourg... İçim burugggg...

Lüksembourg... Gitmeyi hiç mi hiç düşünmediğim bir yerdi. Küçüktü, az insan yaşıyordu, sanatsal açıdan da ilgimi çekmemişti. Taa ki, G-9 platformu ve Avrupa gazeteciler Platformu tarafından düzenlenen AB kurumlarının tanıtılmasıyla ilgili seminere katılmaya hak kazanana dek. 6 günlük bir geziydi. AB kurumlarıyla neredeyse akraba oluyorduk, bu kadar bilinçlenme ve öğrenme süreci bize biraz ağır geldi diyebilirim. :) Neler mi yaptık? Avrupa Yatırım Bankası ve Avrupa Yatırım Fonu ile ilgili üst düzey yöneticilerden çok kritik bilgiler aldık. İki dev altın renkli AB Adalet Divanı'nın şahane gölgesi altında divanda bir duruşmaya katıldık; hakim ve savcılarla konuşma imkanı bulduk. AB'nin istatistik kurumu Eurostat’ta AB'nin üye ve aday ülkeler üzerinde ne tür derinlemesine istatiki analizlar yaptığını kendi gözlerimizle gördük.

Onun haricinde çok güzel güneşli bir günde Schengen kasabasına gittik. Schengen, Lüksembourg'un Fransa-Almanya-Belçika sınırında yer alması açısından çok sembolik bir yer. Vizesiz dolaşım anlaşması buradaki nehrin üstünde imzalanmış. Biz de Türkler olarak, o nehire bakarak sigaraları tellendirmek düştü. Neden mi? Eee neden olacak, bir gün belki biz de bu vizesiz dolaşımdan yararlanırız diye... Lüksembourg'a gidip AB fikrinin kurucusu Robert Schuman Avrupa Araştırmaları Merkezi'ni gezmeden olmazdı. Eksik kalırdı. Bu merkez aynı zamanda Schuman'ın eviymiş. Nostalji yaptık, ne diyeyim.

"Aman Lüksembourg'dasın, kurum kurum gezmişsin. İyi olmuş da. Onun dışında neler yaptınız, hayat nasıl akıyor oralarda? Gençler nasıl?" diye soran arkadaşlar oldu. İşte size bir blogger ve gezgin gözünden Lüksembourg'da hayat!!!!


* Burası Lüksembourg'daki Eski Şehir. 1994'ten beri UNESCO'nun koruması altında. Eski Şehir'e tepeden bakarken hakikaten insan ürperiyor. Başka bir çağda yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Önünüzde şahane bir maket varmış gibi. Eski Şehir'i karış karış gezdik diyebilirim Anadolu Ajans'tan arkadaşım Zeynep'le. Gençler için bir çok eğlence mekanı var. Ciddiyet isterseniz o da var. Schuman'ın evi de burada. Eski Şehir'e, Lüksembourg şehir merkezinden tuhaf bir asansörle iniyorsunuz. Sanki başka bir yaşam modülüne girmiş gibi oluyorsunuz. Zeynepciğimle gecenin bir kör vakti, açık ve insan dolu bir bar ararken yaşadıklarımızı unutmayacağım! (Sen anladın onu kuzum!) Mutlaka gidilmesi gereken bir yer! (Bir kenara yazın)

* Lüksembourg'daki ilk gecemizde, birşeyler yemek için deli gibi restoran aradık. Birçok yer kapalıydı, bir çok yerde de insan yoktu. Allahım insansız bir şehir hakikaten felaket birşeymiş. Ya da biz alışmışız kalabalığa ne diyeyim. Neyse, şehir meydanında küçük sevimli bir kafeye oturduk grubumuzla. Kafenin camında "Les moulles sont arrivees!" yazıyordu. İlk bakışta güldüm "Midyeler geldi de ne demek" diye. Sonra bir midyeli makarna yemişim ki, uffff tadı hala damağımda. O gece yaşadığım mide şölenini kelimelere sığmaz, yaşanır. Keşke olsa da bir daha yesem. Artık fotoğrafıyla idare edeceğim, kahpe kader!

* Tamam şehir küçük, birgünde altını üstüne getirebiliyorsunuz. Yemyeşil, mis gibi bir havası. Her yer devasa parklarla çevrili, kendinizi cennette hissediyorsunuz. Sabahın 7'sinde uyuyan kuğuların arasında kitap okuduğum anı sanırım kolay kolay unutamam. Herşey düzenli ve temiz tabii ki. Ama bu şehrin tek eksiği insan yahu! Şehir pahalı olduğu için herkes civar şehirlerden geliyormuş buraya çalışmak için. Pazartesi gelip cuma vınnn dönüyorlarmış. Sokakta hafta içi ya da sonu insan görünce uzaylı bulmuş gibi tepki verdiğimizi unutamam! Neredeyse öpecektik o denli yani!
O kadar monoton bir şehirde, insan nüfusunun yok denecek kadar az olduğu bir yerde öyle kitch bir mağazayla karşılaştım ki... Lüksembourg'un süprizlerle oldu! Marilyn Monroe'lu koltuğa bayıldım, mağazanın içindeki o süper objelere hayran kaldım. Tasarım ürünleri açısından çok da zengin olmayan bir memleket için bu mağaza bana biraz fazla geldi. Böyle ürünleri alacak ve Lüksembourg'da yaşayan insanların adresini öğrenmek istiyorum. Çabukkkk!


* Tamam tamam, insan yok! Gece hayalet şehire dönüyor Lüksembourg. Ama biz de genciz canım. Kanımız kaynıyor. Her gece sessiz barlara ses getiren bir grup olarak kendimizden gurur duyduk. Bizi gülüp eğlenirken bulan Lüksembourg'luların bize nasıl dahil olduğun görmenizi isterdim! Sağolsun grup liderlerimiz Yves ve Dominique'e yeptıkları espirilerden ve anlayışlarından dolayı teşekkürü bir borç biliriz!Bu arada bu memlekette eğlence ve club gününün yaptığımız araştırmalar sonucunda çarşamba günü olduğunu keşfettik. Gezimizin son günü insanların barlardan taşarcasına eğlendikleri, barda ilerlemek için uzun süre çaba harcadığı, müzik sesinin son raddede olduğu bu "holly" günü unutmak mümkün değil. Zeynep'le yorumumuz şu oldu: Lüksembourg güle güle hediyesini verdi bize! Ehh biz de keyfimize baktık. Yaşasın votka!

* Burası Fransa, burası Metz! Ya daha biraz önce Lüksembourg'daydın diyeceksiniz. Cevabım: Hızlı tren olacak. Bir gün program bitişinde atladık trene ve Fransa'ya geçtik. Lüksembourg'la karşılaştıramıyorum bile, çok canlı cıvıl cıvıl bir yer. Şehrin altını üstüne getirdik, alışveriş yaptık (15 euro'ya aldığım bordo topuklu ayakkabılarım çok güzel!) Meydanda (yan tarafta görüyorsunuz) çok güzel bir yemek yedik. Zeynep'le derin mevzulara girdik.... Metz'de bir duvarda hayata dair gördüğüm en anlamlı sözlerden birini gördüm. Blog yazımı bunla sonlandırmak istiyorum. İşte olay budur:


"Yolcu, zamanı ele geçir, o seni ele geçirmeden!

Bu iki hatuna dikkat!

Bu bayanlar ortalığı dağıtıyor, tabuları yıkıyor ve kesinlikle dünyayı sarsıyorlar! O yüzden kesinlikle onlara dikkat etmek gerekiyor! Yaşları küçük, yani bana göre :) Ama yazdıklarıyla, söyledikleriyle, duruşlarıyla bence 2010'lu yıllarda müzik dünyasında ciddi birer fenomene dönüşecekler. Müzikal açıdan çok düzgün bir tarzları var.
Yazdıkları şarkı sözleri çok doğal ve komik. Neden mi? Kendileriyle dalga geçiyorlar, erkek (Lily) ya da kız arkadaşlarının (Beth) cinsel hayatlarını eleştiriyorlar... Her şey çok doğal onların notalarında, o yüzden de çok güzel dinleniyorlar. Uzun zamandır popüler dünyada bu kadar "seviyeli" bir duruş ben şahsen görememiştim. Müzikten çok popo, meme, bacak gördüğümüz müzik videolarından kurtulduk sonunda! Madonna'nın tahtı çatırdıyor mu ne? Peki kim bu hatunlar?
* Ve karşınızda Lily Allen... 1985 Londra doğumlu. Tam bir British! Babası Kieth Allen, hani şu ünlü besteci ve müzisyen. 3 yaşında UB40'ın klibinde oynamış! Küçükken bile terbiyeli bir kız sayılmazmış, hep özel bakıma ihtiyaç duyarmış! Hayatında 13 okul değiştirmiş. Ne kadar arıza siz anlayın!

Bir sürü şarkısında çok eğleniyorum ya. Kadın komik ya bir o kadar da sevimli. Hayatı dilediği gibi yaşıyor, kimseyi takmıyor, isterse kedi isterse kaplan misali takılıyor!

Bazen şunu geçiriyorum aklımdan, Lily acaba yetişkinler için çocuk şarkıları mı yapıyor? Sanırım öyle... Şarkıların müzikleri çocuğa, sözleri yetişkinlere göre...
Bir insan "F**k you, f**ck you very very much" diye şarkıyı çığıra çığıra söylerken yani küfür ederken bu kadar keyif alabilir mi? Evet kesinlikle, artık thank you very much'ın yerine geçti benim için :)

* Ve karşınızda Beth Ditto. İndie rock grubu The Gossip'in solisti. 1981 Arkansas doğumlu. Şişman ama kendiyle öyle bir barışık ki, sürekli çıplak pozlar veriyor. Konserlerinde onu zıpır zıpır sahnede zıplarken görünce gözlerinize inanamıyorsunuz. Kadın kilolarıyla güzelleşiyor adeta. Sıfır bedenlerle ve zayıflık abideleriyle dalga geçiyor ve piyasaya duruşuyla "Bu da var, alın gözünüze sokuyorum" diyor.
Tuhaf bir sesi var, o cüsseden ben farklı bir ton beklerdim ama yaptıkları müzikle güzel bir armoni oluşturuyor.
Kendisi lezbiyen ve feminist! Deodorant kullanmıyor ve ağda yaptırmıyor!
Şu aralar ortalığı kasıp kavuran ve şahane bir videoya sahip Heavy Cross adlı şarkılarında şöyle diyor 100 kiloluk kapak kızı Beth:
"It's a cruel cruel world to face on your own. A heavy cross to carry alone... I trust you, if it's already been done, undo it. It takes two, it's up to me and you, to prove it..."

25 Eylül 2009 Cuma

Obama Twitter'ı, Ankara'lı büyükelçilikler Facebook'u kullanıyor

Son dakika, son dakika... Ankara'da sanal diplomasi yürütülüyor! Sosyalleşelim diye, internetin nimetlerinden faydalanalım diye hayatımız Facebook ile Twitter arasında sıkışıp kaldı yahu. Artık başkalarının hayatını gözlemlemekten zevk alır hala geldik: Şu an X napıyor, nereye gitmiş, kimlerle takılıyor, kiminle arkadaş olmuş... Ya da tam tersi kendi hayatımızı başkalarına kanıtlamaya çalışıyoruz. Ne yazık ki internetteki biri bizi gözetliyor fenomenini sevmeye başladık. Sadece biz mi, elbette hayır! Bakın Ankara'da neler oluyor?


Bürokrasinin başkenti Ankara'da kapalı kapılar ardında ciddi siyasi temaslar sürdüren Ankara'daki büyükelçilikler, 50 milyon üyesiyle internetteki en büyük sosyal paylaşım sitesine üye olarak hem "sosyalleşiyor" hem de sanal ortamda diplomasi yürütüyor. İnternet ve teknolojiyi iyi kullanmasıyla tanınan ve seçimlerde bu şekilde ABD'li gençlerden büyük oy alan ABD Başkanı Barack Obama'nın yolundan giden ABD ve Almanya büyükelçilikleri, Facebook aracılığıyla, Türk insanıyla daha yakın bağ kurmak, onların beklentilerini karşılamak ve onları kendi kültürlerine daha da yakınlaştırmak için birçok etkinlik düzenliyor.


Üyeleri hakkında her gün 300 milyon bilgi notu güncelleyerek "dünyanın en büyük haber sitesi" olarak nitelendirilen sosyal paylaşım sitesi Facebook, Ankara'daki büyükelçiliklerin de hayatına girdi. Facebook'u yeni iletişim stratejilerinin bir parçası olarak gören Ankara'daki büyükelçilikler, Facebook'ta yer alan sayfalarında büyükelçiliğin renkli etkinliklerine, büyükelçilerin özel mesajlarına yer vererek, özellikle Türk gençleriyle iletişime geçmek istiyorlar. Bu çerçevede Almanya'nın Ankara büyükelçiliği tarafından Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen bu uygulama özellikle Türk ve Almanya'da bulunan Türk gençlerinden büyük ilgi gördü. Yaklaşık iki ay önce açılmasına rağmen, 900 üyesi bulunan büyükelçiliğin sayfasında, Almanya'nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz'un Türkiye'de yapmış olduğu geziler, konuşmalar fotoğraflarıyla yer alıyor.


Seçim partisi üyelere açık


Bunun haricinde, Alman büyükelçiliği özel davetlerini ve etkinliklerini de üyeleriyle paylaşıyor. Örneğin, büyükelçilik, facebook sayfasına üye olanları, Alman parlamento seçimleri vesilesiyle 27 Eylül'de Büyükelçi Cuntz'un konutunda vereceği seçim partisine davet ediyor. Ayrıca, üyeler 8-10 Ekim arasında büyükelçilikte düzenlenecek Octoberfest'e (Ekim şenliği) de davetli.






























6 günde 300 üye


14 Eylül'de Facebook'ta sayfa açmasına rağmen şimdiden 300 üyeye ulaşan ABD'nin Ankara Büyükelçiliği de, sayfasının açılışı nedeniyle Facebook “tutkunlarını,” “En İyi Amerikan Anları” fotoğraf yarışmasına katılmaya çağırdı. Bu yarışma çerçevesinde, büyükelçilik son beş yıl içinde ABD ile Türkiye arasında bir eğitim değişim programına katılmış ya da eğitim almış olan öğrenciler 31 Ekim'e kadar seçecekleri bir fotoğrafı Facebook'ta paylaşmaya davet ediyor. Büyükelçiliğin sayfasında, kültürel, eğitsel ve medya ile ilgili etkinlikler de yer alıyor.

Çin'i fethim/3. Bölüm: Çin Seddi'ne tırmandım, artık adam oldum!














Hep Çin'i anlatıyorum biliyorum ancak açıkça söylemem gerekir ki, Pekin'e hayran kalmamak mümkün değil. Hele 2007'de dünyanın yeni 7 harikası içinde yer alan Çin Seddi'nin en güzel bölümleri burada yer alıyorsa, hayranlık mertebesinden yavaş yavaş Fena fillah mertebesine doğru kayıyorsunuz. "Aman bu hangi mertebeymiş, ne oluyor bünyede Çin Seddi'ni görünce?" diye soranlara Çin Seddi, adamı ölmeden önce öldüren cinste bir büyüleyiciliğe sahip. Bir kere uçsuz bucaksız bir setten bahsediyoruz, 7 bin kilometreden daha uzun. Bir başka şey, dünyanın en uzun geçmişe sahip ve en büyük çaplı askeri savunma stratejisiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. (Her türlü strateji ve stratejisti derslerde gördük. Yok Sun Tzu, yok Clausewitz... Neden Çin Seddi'nden bahsedilmedi, anlamıyorum!) Ayrıca Çin Seddi, bir insan topluluğunun başta Türkler olmak üzere etnik azınlıklardan ne kadar tırstığının bir simgesidir. Onun dışında, o yokluktai o olanaksızlıkta, o teknolojisizlikte azmin zaferidir!














İşte Çağlayan'ın temas trafiğinden arda kalan bir sürede, biz de grupça bu şahane eseri görmeye gidelim dedik. Şehir merkezinden yaklaşık 2,5 saat süren bir yolculuğun sonunda Badaling Geçidi'ne geldik. Yabancı ülke liderleri ya da hükümet başkanları Çin Seddi'ni görmek istediklerinde Badaling geçidini kullanıyorlarmış, biz de elbet bu geçidi kullandık. Burası, nasıl desem "diplomatik" bir geçit gibi.
Her neyse, burada "Haydi bakalım, tırmanalım şu sedde" diye birşey yok. Dağın tepesine çıkmak için teleferiğe biniyorsunuz. Teleferik tabii ki Çin işi, iniş ve çıkışlarda ruhunuzu teslim ediyor sanıyorsunuz. Teleferikten indikten sonra haydi bakalım seddi keşfe! Tırmanıştan önce mihmandarımız bize bir uyarı yapıyor: "Buranın ucu bucağı yok. Bir tepeyi tırmanın, sonra geri dönün, yoksa çok yorulursunuz. Zaten her tepe de aynı. Görülecek farklı bir şey yok." (Hıh, halt etmiş!) Bakın Çin Seddi ile ilk karşılaşmanızda neler hissediyorsunuz:

"Puslu bir hava, hafif bir rüzgar teninizi okşuyor. Etraf insan kaynıyor ama tuhaf bir sessizlik de var. Neden mi? Konuşmaya hakikaten gerek yok çünkü, gördüğünüz şey nefesinizi kesmeye ve sizi uzun süre sessiz ve soluksuz bırakmaya yetiyor. Ayağınızı bastığınız o kocaman taşlar ileriye doğra baktığınızda ufuk çizgisinde kaybolacak nitelikte. Sanki yürüyüp gittiğinizde sonsuzluğa erişecekmiş gibi hissediyorsunuz. Dalgalanan dağların sırtları boyunca bir ip gibi uzanan Çin Seddi, siz yürüdükçe bambaşka görüntü şölenlerine de sahne oluyor.














Dimdik merdivenleri, yokuşları ve orantısız basamaklarıyla... Her basamakta farklı bir yanını tanıyorsunuz seddin. Kalabalığı hiç umursamıyorsunuz inanın, sonsuzlukta bir tek siz varsınız gibi hissediyorsunuz. Aklınızdaki tek soru şu: Kuş bakışıyla sanki ejderhaya benzeyen bu yapı ne zaman konuşacak benle?"

Çin'de şöyle bir söz varmış: "Çin Seddi'ne çıkmayanlar, gerçek adam sayılmaz". İşte ben de Çin Seddi'ne tırmandım, artık adam oldum. Kendimle gurur duydum. Bu söz o kadar gerçek ki, seddi gezerken turisten ziyade Çinlilerle karşılaşıyorsunuz. Sorduğunuzda "Pekinli misiniz?" diye çoğu Çin'in farklı yerlerinden geldiğini öğreniyorsunuz. Sonuç olarak biz o gün binlerce insan topluca adam olduk!

Üzgünüm, Çin Seddi uzaydan gözükmüyormuş!














* Çin Seddi'nin duvarlarının yüksekliği 10 metre, genişliği 4-5 metre. Dört atın yan yana yürüyebildiği bu genişlik, askerlerin hareketlerine, tahıl ve silahların nakliyesi içinmiş.

* Çin Seddi'nde belli aralıklarla kuleler bulunuyor. Askerler, bu kulelerde dinlenir, silahlar ve tahıl da bu kulelerde korunurmuş. Düşmanlar gelince, kulelerde yakılan ateşten çıkan dumanlarla savaş işareti verilirmiş.

* Kalın duvarlar boyunca siperlik ve okçu delikleri gördük. 200 metrede bir ise gözetleme kulesi veya kale ve 9 kilometrede bir fener kulesi bulunuyormuş.

* Çin Seddi'nin tamamı taş değil, semenden ya da kuvvetsiz maddelerden yapılmış bölümleri de var. Bunun amacı saldırganları yavaşlatmakmış.

* Çin Seddi, uzaydan görülebilinen tek yapıt olduğu söylenirdi. Efsaneymiş, palavraymış! Şencou-6 adlı uzay gemisiyle Çin'in ikinci insanlı uzay yolculuğunu gerçekleştiren astronotlardan Fey Cunlong, uzaydan Çin Seddi'ni göremediklerini, set ile çevresi arasında yükseklik açısından çok az fark olduğunu söylemiş. Dünya yörüngesine oturtulan bir başka mekiğin astronotu Jay Apt, 180 mil yükseklikte iken Kennedy Uzay İstasyonu'na aynen şöyle demiş: "Çin Seddi'ni arıyoruz. Küçük havalimanlarını dahi görmemize rağmen, duvar gözükmüyor. Rengi araziye çok benzediği için sanırım. Bu şeyin aydan gözüktüğüne dair hikayeler duymuştum, oysa sadece 180 mil yükseklikteyiz ve neredeyse görünmez."

* M.Ö. 221'de, Qin hanedanının imparatoru Yinzhen, Çin'i birleştirdikten sonra, kuzeyde göçebe yaşam sürdüren ve hayvancılıkla geçinen atlı askerlerin saldırılarını önlemek için, daha önce kralların inşa ettirdikleri setleri birbirine bağlamış. Şimdi görülen Çin Seddi ise, Ming hanedanı döneminde (1368-1644) inşa edilmiş.

* Çin hükümeti, insanlar Çin Seddi'ni gezip görebilsin diye seddin bazı bölümlerini yıkmış, bazı yerlere de yol yapmış.

* Çin Seddi'nin yapımında ölenler şehit olarak kabul edilmiş. İnşaat sırasında ölümlerin çoğu taş veya kaya düşmesinden değil, soğuktan gerçekleşirmiş.

* O kadar merdiven çıkıyorsunuz, yoruluyorsunuz, terliyorsunuz. Ne getireceksiniz yanınıza almanız gerekiyor. Çin Seddi'nde büfe yok. (Türkiye'de olsa her köşe başında su satan çocuklar görürdünüz.)

* Şu manzaraya karşı sigara tellendiriyim demeyin sakın. Sigara içmek de yasak.

* Son not: Sakın topuklu, platform, sandalet ya da parmak arası terlik giymeyin. Çok kötü kayıyor. Spor ayakkabı neyinize yetmiyor canım!

20 Eylül 2009 Pazar

Daha nice güzel bayramlara...





En kötü günümüz böyle olsun... Herkesin Şeker Bayramı'nı kutluyorum. Daha nice bayramlara, sağlık, mutluluk, başarı ve huzurla... Ha bir de şekersiz ve çikolatasız kalmamanız dileğiyle :)

Çin'i fethim/Bölüm 2: Last price, only for you!

Çin, çin, çin, çin... (Tutti Frutti acaba program jeneriğini yaparken Çin'den etkilenmiş olabilir mi? :P) Her neyse, O kocaman kıtasal ülke hakkında öyle çok şey okumuştum ki üniversitede, 5 günlük Pekin seyahatimde sanki bütün ülkeyi avcumun içi gibi bilecağimi sanmıştım. Maalesef öyle olmadı. İnanılmaz farklı hayal etmiştim Pekin'i, oysa karşımda bambaşka bir şehir buldum. Nasıl mı sanıyordum? İnsanlar üzerinde ciddi baskıların olduğu, dünyaya yer yer kapalı, şehircilik açısından "bir pazar yeri" görüntüsünde, herkesin 7/24 çalıştığı bir yer... Listeyi daha da uzatmak mümkün. Buna karşın neyle mi karşılaştım? Bir kere fazlasıyla gelişmiş, ekonomik gelişme almış başını gidiyor. İnsanların yüzü gülüyor, kimsenin gözü Türkiye'de olduğu gibi birilerinin üzerinde değil. (Belki de gözleri çok kısık diye farketmemişimdir ama :P) Kimi arabasında, kimi bisikletinde herkes yapacağı işe konsantre olmuş durumda. Gece kulüplerde dans ederken, bira içerken ya da sevgilileriyle el ele gezerken bile "Lay lay lomm" bir havada değiller. Sanki her işi büyük bir ciddiyetle yapıyorlarmış gibi geldi bana. Komünizm fazlasıyla ılımlı, Mao'ya saygıda kusur edilmiyor, kurallara riayet etme konusunda insanlar, eli öpülesi. "Gelecek Çin'de" "Yükselen canavar Çin" yorumları pek de yalan değil.

Çin seyahatiyle ilgili olarak yazdığım ilk yazıda Çim mutfağını enine boyuna deşmiştim. Şimdi de Pekin sokaklarında gözlemlediğim Çin kültürünü ana hatlarıyla anlatacağım. Bazı ayrıntılar var ki, hakikaten şaşırıp kalıyorsunuz. Buyrunuz, okuyunuz:

* Çin'de 56 millet bulunuyor. Nüfusun % 90'ı Han ulusu olarak bilinen etnik Çinliler. Hanlar bu durumu 55+1 olarak özetliyor.

* Çin'deki bu etnik ve kültürel karmaşık yapı, çoğunluğun azınlığı ezmesinden çok, küçük milletlere ve azınlığa pozitif ayrımcılığı düstur edinmiş. Örneğin, üniversite sınavında, bir Hanlı sınavdan 100 aldı, bir Uygur Türk'ü de 100 aldı. O zaman Uygur Türk'üne öncelik veriliyor. 1,5 milyarlık Çin etnik, dinsel azınlık işlerini halletmiş, biz ise 2009'ların sonunda ancak bir açılım yapmayı umuyoruz.

* Çin toprakları Taocu, Budist ve Çin folklorik dinlerine ait tapınaklarla dolu. Halkın büyük bir çoğunluğu Mahayana Budisti. Bunun dışında, halkın yüzde 30'u Taocu. Azınlık dinleri arasında Hristiyanlık, Müslümanlık, Hinduizm, Dongbaizm var. Halkın yüzde 15'i de kendini dinsiz olarak tanımlıyor.

* Dünyadaki her beş kişi Çince konuşuyor. Ne yazık ki ben o "biri" değilim.

* Biz KKTC ve Kosova'nın tanınması için deliler gibi çalışalım, diplomatik kulis yapalım. Çin'i hala 24 ülke tanımıyor. Ama onlar bu durumu hiç takmıyor!

* Çin'de yaşayan Türk Grupları Uygurlar, Kansu Uygurları, Salar Türkleri, Kazaklar, Öngüt Türkleri.

* Bunca insan ölünce nasıl defnediliyor? Düşünsenize herkes gömülse memleketin yarısı mezarlıklarla dolar. Araştırdım ve işte sonuçlar: Hanlar vasiyeti ne olursa olsun yakılıyor. Tibetliler boş bir araziye bırakılıyor ki akbabalar etlerini yesin ve günahlarından arınsın. Müslümanlar elbette gömülüyor. Gençler arasında "son moda" denize atılmak.

* Çin'de çifte vatandaşlık yok. Evlenmekle vatandaşlık değişmiyor. Çocuk doğduğunda, anne ve baba çocuğun hangi vatandaş olacağına karar veriyor. Mesela ya baba gibi ABD'li ya da anne gibi Çin'li oluyor.

* Türkiye'de evli olan bir kişi, Çin de yeniden evlenebiliyor. Çin kişilerin geçmişine bakmıyormuş. Haydi Türk erkekleri, Çin'i bir kez daha fethetmeye! Hurraaaa...

* Çinliler telefonu "lıy" diye açıyorlar.

* Çin'de malum tek çocuk politikası var. Ama köylerde bu politika uygulanamıyor. Peki kılıfına uydurmak için ne yapıyorlar? Bebeklere köyde ölen kişilerin nüfus cüzdanını veriyorlar. Mesela 1 yaşındaki çocuk, nüfus cüzdanın göre, 78 yaşında oluyor. (Doğarken ölmek buna deniyor herhalde!)

* Çin'de özel mülkiyet belli şartlara göre var. Mesela araba satın alabiliyorsun. Bizde en tutulan araba Mercedes'tir ya orada ise Passat. Ev satın almak için devlete 50 yıl kira ödüyorsun. Bu da ne demek oluyor? Aldığın evi çocuklarına bırakıyorsun, sen zaten başka bir dünyaya göçme arifesindesin. Hehehe :)

* Çin'de 5 yaşına kadar tuvaletini istediğin yere yapma özgürlüğün var. Nasıl mı? Çocukların kıyafetlerinin popo kısmı yok. Yani popo cıbıl cıbıl ortada. Çocuk, kakası gelince sokağa yapıyor.

Annesi de köpek kakası temizler gibi naylon poşetle kakayı topluyor, çöpe atıyor. Neden bez kullanılmıyor, onu çözemedim :) Sokakta böyle bir sahneyle karşılaşmak tuhaf ediyor insanı.

* Çin'de yollar neredeyse ara sokaklar dahil her cadde gidiş dönüş toplam 10 ya da 12 şeritli. Yayalar için kaldırım yok. Yayaların yürüyeceği yer, bisikletlilerin gideceği yer şeritlerle ayrılmış. Bir da Pekin hakikaten dümdüz, bir ucundan diğer ucuna bisikletle gidebilirsin rahatça!

* Bütün Pekin halkı, akşamları günün stresinden arınmak ve spor yapmak için meydanlarda toplanıp müzik eşliğinde dans ediyorlar. 7'sinden 70'ine rengarenk kıyafetler içinde dans eden Çinlileri görmek çok güzeldi. Biz de aralarına girip dans ettik, çok güzeldi!

* 9 uğurlu rakam. 9, ebediyet, uzun ömür ve ölümsüzlük kelimeleriyle aynı şekilde söylenen "ciu" şeklinde telaffuz ediliyor. Desenize, 9/9/2009'da evlenebilmek için evlendirme dairelerinin önünde ne kuyruklar oluşmuştur Çin sokaklarında.

* 8 de uğurlu rakam. 8, zenginlik, şans ve kısmet kelimeleriyle aynı şekilde söylenen "ba" şeklinde telaffuz ediliyor. Pekin’de düzenlenen 29. Olimpiyat Oyunları'nın 8/8/2008'de yapılması sizce bir tesadüf mü?

* 4 rakamı ise ölümü ifade ettiği için uğursuz. İnsanlar özellikle telefon numaralarını, araç plakalarını ya da adreslerini belirlerken bu sayının olmadığı dizilimleri tercih ediyor. Çin’de uğursuzluk getireceği gerekçesiyle birçok binada 4. kat yok. Binalarda katlar 1-2-3-5 şeklinde devam ediyor. Mesela bizim kaldığımız Westin Hotel'de 4. kat vardı ama ara kat gibiydi, katta hiçbirşey yoktu.

Pekin'de alışveriş: Çin malına nasıl sahip olunur?

Ya bir tişört, bir kaban, bir saat almak için insan bir tezgah önünde 45 dakika pazarlık yapar mı? Çin'deyse, evet kesinlikle. Tamam ben de Kayseriliyim, pazarlıkta üstüme yoktur ama bu kadar da sürünme durumu olmaz kardeşim ya. Çin malı birşey almak çok matah birşeymiş gibi her yere gittiğimiz gibi Çin pazarına da gittik. Aşırı derecede ucuz herşey, eğer pazarlık yaparsanız. Tezgahtarla 2000 Yuan'lık Georgio Armani süet mont için yaptığım pazarlık sonucunda fiyatı 150 Yuan'a indirmeyi başardım. Tam 40 dakika sürdü o ayrı. (Ne kadar mı? Hmm, 30 YTL) Çünkü Siz tezgahtan uzaklaştıkça, onlar kolunuzdan tutup çekiyor. Tezgahtar, "Tell your best price" diyerek hesap makinası uzatıyor. Siz de aklınızdaki rakamı yazıyorsunuz. Ve aşağı yukarı istediğiniz tutara ne istiyorsanız alıyorsunuz... Alışverişte satıcı size "Last price only for you" diyorsa, daha çok pazarlık edeceksiniz demek :) Allah sabır versin!

Çin'in incisi meşhur mu?

Bütün bir seyahat boyunca bir arkadaşın inci almak üzerine attığı nutukları dinledik. Yok tatlı su incisişöyledir, yok okyanus incisi böyledir. Kendisinin "Ben Ankara'da şu kadara aldım, Pekin'den de inci bir gerdanlık istiyorum" nidaları Çin Seddi'nde bile yankılandı yani. Pes yani. Sonuç: İnciden soğudum. Soruyorum size Çin'in herşeyini geçtim incisi mi bu kadar meşhur?

12 Eylül 2009 Cumartesi

Çin'i fethim/Bölüm 1: Çin mutfağı: Bu yazıyı okumak mide ister!

Ekincik tatilinin ardından arkadaşlar “Ooo leyleği havada gördün Bahar. Önce tatil, sonra Bakan Çağlayan'la Çin ve Türkmenistan, ardından da Trabzon. Maaşallah!” diyerek bu durumu ne kadar kıskandıklarını belli ettiler. Hakikaten kıskanılacak bir Çin seyahati yaptım. Hala etkileri sürüyor. Bilgimin ve hayallerimin çok ötesinde bir ülkeyle ve medeniyetle karşılaştım. O yüzden Çin'i fethedişimi bölüm bölüm anlatacağım. İlk bölüm: Çin mutfağı!

Efendim, ilk önce şunu söyleyeyim. Ben gittiğim her ülkede farklı tadları tatmayı düstur edinen bir tipim. Öyle bavulumu Türk işi büsküvi ve krakerlerle doldurduğumu hiç hatırlamıyorum. Çin ve Japon mutfağına ayrıca bir düşkünlüğüm vardır. Ankara'da nerede yeni bir restoran açılır, ben oradayımdır ve yeni birşeyler deniyorumdur. Ama, iş Çin'e gidip Çin mutfağının hiç de benim yediğim gibi olmadığını görünce yaşadığım hayalkırıklığı ve şaşkınlığı sizle paylaşmazsam ayıp olur. Ben Çin'i suşi, deniz böcekleri, noodle, tuhaf otlu çorbalar memleketi olarak hayal etmiştim. Ama hayallerin sınırı yok tabii. Haaa Çin'de hiç aç kalmayan nadir insanlardan biri olarak inanılmaz güzel tatları da tattım. Ona ne şüphe. Ancak, hayatımda görmediğim ve duymadığım şeyleri de tabağımda görünce ayrı bir dumura uğradım! (Tavuk ayağı ve inek kuyruğu ile yüzleşme. Az Sonra!!!)

Çin 1,5 milyarlık bir ülke. Hatta über bir ülke! İnsanların karnını doyurması gerek. Dana, kuzu, koyun öyle çok bulunan hayvanlar değil. O yüzden insanlar aç kalmamak için bizim deyişimizle ne bulursa yiyorlar. 70 milyonluk bir ülke olarak ve midemize düşkün bir toplum olarak Ankara'da martı ve kedi etinden döner yapıldığını ve yendiğini biliyoruz. (Biz bu duruma düştüysek, düşünün onlar ne yapsın!) O yüzden Çinliler'e hiç suç atmayın. Onların kültürlerinde var, en azından bizim gibi insanları dolandırmıyorlar! Öyle karşıma geçip sakın bana "Iyyy,
iğrenç" demeyin. Ben saygı gösteriyorum, size de böyle davranmanızı öneririm. Bizim kültürümüzde de yok mu dil yemek, beyin yemek, işkembe çorbasını afiyetle mideye indirmek! Hatırlatırım...

"Tamam saygılısın, Çin mutfağına toz
kondurmuyorsun Bahar. Ama söyle bakalım sen
de yedin mi o böcüklerden?" diye soranlar oldu. Cevap veriyorum: Sınırlarımı zorladım, hiç
yemediğim şeyleri yedim ama böcek, lavra, çekirge vs yemedim. Yiyemem de. Henüz XLarge bir bünyeye sahip değilim. :P O yüzden bundan sonra anlatacaklarım tamamen kişisel deneyim ve gözlemlerime dayanıyor. Hardcore Çin yemek kültürünü sizlere enine boyuna anlatacağım için sabırsızlanıyorum. Midesi "nazik" olanlar, "Ay ben bilmediğim şeyi yemem", "Helal mi kesilmiş bu et?", "Iyyy görüntüsüne bile dayanamam" diyen arkadaşlara söylüyorum: Kaldıramazsınız, okumayı burada kesin ve mutlu huzurlu dünyanıza geri dönün! Uyarmadı demeyin.

* Çin'de sokaklarda kedi, köpek ya da herhangi bir evcil hayvan görmek imkansız. Neden mi? Çin de bir deyiş varmış: Havada uçan, denizde yüzen, karada gezen herşeyi yeriz! Aaaa hiç
şaşırmadım!!!

* Bizde besicilik önemlidir. Çinlilerde de. Tek bir fark onlar köpek besiciliği yapıyor. Özel bir tür de yokmuş bildiğim kadar. Besledikleri köpekleri afiyetle yiyorlar. (P.S. Acaba evde besledikleri köpeklerini de yiyorlar mıdır? Eminim köpekleri yaşlanınca yiyorlardır. Ziyan olmasın diye canım!)

* Bir hikaye anlattılar, gerçekse akıllara zarar. Bir Türk büyükelçi, onun eşi ve bürokrat heyet Pekin'de yemeğe gitmişler. Kadının köpeği de yanındaymış. Kadın Çince bilmiyor, garsonlar da İngilizce anlamıyorlar. Kadın garsona köpeğini gösterip "Yemek ver ona" demeye çalışmış. Garson da köpeği kadının elinden almış, yarım saat sonra servis tabağının içinde pişmiş ve meyvelerle süslenmiş köpekle geri dönmüş. Kadının hala psikolojik tedavi gördüğü söyleniyor. (Hayvan hakları savunucuları gün sizin gününüzdür. Haydi Çin'e dadanın biraz da :)

* Kedi ve maymun, 1992'ye kadar yenebilen bir "besin maddesiymiş". Ancak SARS krizinden sonra yasaklanmış. Şanslı hayvanlarmış, ne deyim. Maymun yemek için özel restoranlar bile
varmış. Neden mi? Bir masa düşünün. Ortası bir maymun kafasının geçeceği büyüklükte delinmiş. Maymun, vücudu o deliğin altında kalacak şekilde masaya bağlanıyor. Aşçı geliyor elinde satırla, maymunun kafatasına vurduğu bir satır darbesiyle, beynini açıyor hayvancağızın. Sonra da siz sticklerinizle taze maymun beynini afiyetle yiyormuşsunuz!! İyi ki yasaklanmış, böyle bir sahneyi görmeye, benim gibi taş kalpli bir insan bile dayanamazdı.

* Hamamböceği, lavra, deniz atı, akrep, köpek, tavuk, dana, koyun etini çöp şişlere dizili bir şeklide yiyebileceğiniz fast food'cular Pekin'in arka sokaklarında çok sık karşınıza çıkıyor. Tanesi 5 yuan, YTL karşılığı 1 lira. Ama özellikle de canlı bebek akreplerin çöp şişlerde nasıl can cekiştiğini görünce insanın iştahı kapanıyor, o ayrı. Ha bir de, ben deniz atını çok sevimli bulurum. Nasıl olur da onları şişe dizerler anlamıyorum. Cani Çinliler. :(

* Bir Çinlinin yiyebileceği şeylerin sınırı var mıdır? Hayırrrrr! Yedikleri en akıl almaz şeyleri söylüyorum: İnek kuyruğu, hayvan pipisi :) Amman, o uzuvlara kadar da et yemeğin yahu!!

* Çinlilerin cips niyetine yedikleri şey: Tavuk ayağı. Türklerin tavukta yemediği tek bölge olan ayak nasıl olur da cips olur demeyin? Ayağın üzerindeki o renkli dokuyu soyuyorlar. Sonra onu özel bir sosta 5-6 ay bekletiyorlar. Ayak sosla birlikte jelimsi bir kıvam alıyor. Onu da kızartarak servis ediyorlar. Öğle yemeğinde bize servis ettiler. Yiyecektim ama ayak bir bütün olarak gelince iştahım kaçtı, ne deyim. Cips denince insanın aklına başka bir form geliyor.

* Binlerce çayları var. Hangisini içtiysem çok beğendim. Tavsiye ederim.

* Tatlı yemiyorlar, onun yerine meyve yiyorlar. Meyveleri bizim damak tadımıza uyuyor. Ama kavun benzeri turuncu bir meyveleri var. Yemeyin derim, tadı "anlatılmaz, yaşanır" kıvamında.

* Suşileri ve deniz ürünleri gerçekten çok başarılıydı. Yummy!

* Ekmek yemiyorlar. Onun yerine ekmeğe göre daha kıtır birşey yiyorlar.

* Vatan gazetesinden arkadaşım Burak, "Pirinç rakısııııı" diye tutturdu seyahat boyunca. Ama ne yazık ki nasip olmadı kendisine, bir de onun Japon içeceği olduğunu hatırladık. Biz de onun yerine Çin birası içtik: Güzeldi, hafifti. Ha bi de 50
yuandı, yani 10 YTL.

* Suları da "Eh işte" diyebileceğim bir kıvamdaydı. Ha bir de, sular, bizim plastik kolonya şişelerine benzer şişelerde satılıyor. İnsan yadırgıyor tabii.

P.S. Fotoğraflar için Burak'a canı gönülden teşekkürler :)

10 Eylül 2009 Perşembe

Meryem Ana ile Karadağ'da "edebi" bir huzura vardık

Malum, Türkiye bir süredir açıla açıla yorgun düştü. Demokratik açılım, Ermenistan ile diplomatik açılım... (AB, bu açılımlardan sonra Türkiye'nin sırtını sıvazladı, "Haydi, iyi gidiyorsun" dedi ya, iş bir nebze daha ciddiye bindi memlekette!) İşte böyle ciddi siyasi hareketliliğin yaşandığı bir dönemde, İçişleri Bakanı Atalay, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Adalet Bakanı Ergin ve Başmüzakereci Bağış hamsi memleketi Trabzon'da Türkiye'nin AB sürecini masaya yatırdılar. 4 bakanı aynı yerde böyle kritik bir süreçte yan yana bulmak bir gazeteci için adeta "cennete" eşdeğerdir. Ama hiçbir bakan konuşmaya yanaşmayınca, gazetecilerle yanyana gelmeye tenezzül etmeyince, bu güzel ortamı sessizlik nidalarıyla şenlendirince, ortaya farklı bir tablo çıktı.
Eee, "Hem çalışırız hem gezeriz" sözlerini düstur edinmiş insanlar olarak biz de, bu durumdan faydalanarak, ha bir de bu kritik toplantı öncesinde moral depolamak için (Emin olun bu yüzden) Sumela Manastırı'na gittik. İyi ki de gitmişiz. Yoksa az kalsın Karadeniz'in güzelliklerinden anlayacağım, dağ yamacına yapılmış, yıkılacak durumda olan ama deniz manzaralı evler olacaktı. (Deniziyle, balığıyla, eğlenceli insanıyla ün yapmış bir şehirde tek bir içkili restoran bulunması gerçeği ve Ramazan ayında rakı içmemizden ötürü restoranın en ucra köşeye itilmemiz dışında yediğim mezgit tavanın tadı hala damağımda. Bunu da belirtmek isterim.)
Sumela Manastırı'nın şehir merkezine yaklaşık 50 dakika olduğunu öğrenince herkesin gözleri ışıldadı. Rahat rahat gidip dönecek kadar vaktimiz olacaktı neyse ki. Küçük bir minübüse doluşan grubumuz, manastıra çıkmak için "S" şeklindeki virajlı yollardan hiç sesini çıkarmadan geçerken herkes doğanın Trabzon insanına ne kadar cömert davrandığını görerek içinden hayıflandı. Nerede Ankara nerede Trabzon... Uçsuz bucaksız ormanların, yol kenarı boyunca akan dere ve şelalalerin, yüzüme çarpan rüzgarın tadını her halde uzun süre unutmayacağım. Manastıra çıkmak için yürüdüğümüz o dar patika yollarını, kendinizi Lords of The Rings filminde Elflerin yaşadığı ormanda gibi hissettirecek ağaçlarını, onlarca dik merdiveni tırmandıktan sonra manastırın dörtte birini bile görmememe rağmen yaşadığım hazzı hakikaten unutmak çok zor.

Ciddi bir restonasyondan geçiyor manastır, ne yazık ki geçmeli de. O güzel duvar resimlerinin, ikonaların hepsi vatandaşımız tarafından berbat bir durumda. Duvarlara o güzel gravürler için yaklaştığınızda karşınıza "Madem Türksün, göster ürksün", "Şampiyon Trabzon", "Seni seviyorum X" yazılarını görünce, "Zaten değerbilmemezlik bizim en önemli özelliğimiz" diye aklımdan geçirdim. O gece mavisi kilise duvarlarına yapılan rengarenk duvar resimlerine ben dokunmaya çekindim, ama insanlar nasıl kıymış, hiç anlamadım.
Manastırda gezerken küçük bir odaya girdim, pencerenin önüne oturdum ve uzun süre doğayı seyrettim. Huzur böyle birşeydi. Uçurumun kenarındaydım, taş bir pencerenin önünden uçsuz bucaksız ormanı izliyordum. Ağaçların arasında büyük bir gürültüylü bir dere akıyordu, benim gibi çok coşkuluydu. Tarihin içinde Meryem Ana adına yaptırılan bu manastırda "bireysel arınma" neymiş, onu yaşadım. Büyük keyif! Artık ikinci bir evim diyebileceğim kadar sevdiğim bir manastırım var. Beklerim, duyurulur!

Manastırın hikayesi
* Trabzon'un Maçka ilçesinde, Karadağ'ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerinde kurulmuş olan manastıra halk arasında “Meryem Ana manastırı” deniyor.
* Meryem Ana adına kurulan manastırın “Sumela” adını siyah anlamına gelen “melas” sözcüğünden aldığı söyleniyor. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar'dan geldiği düşünülüyor. Ama Sumela kelimesi buradaki Meryem tasvirinin siyah rengiyle de ilişkilendiriliyor.
* Efsaneye göre, iki Atina'lı rahip rüyalarında Hz. Meryem'i görüyor. Meryem, onlara bir manastır yapmalarını söylüyor. Rahipler, rüyalarında Hz. İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem'in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sumela'nın yerini görüyorlar. St. Luka'nın yaptığı tabloyu da beraberlerinde alarak yola çıkıyorlar ve deniz yoluyla Trabzon'a gelerek, Karadağ'ın sarp yamacında kiliseyi kuruyorlar.
* Manastır, Bizans İmparatoru I. Theodosius zamanında (375-395) kuruluyor. 6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından onarılarak genişletiliyor.
* 1204'te kurulan Trabzon Komnenosları Prensliği'nden III. Alexios (1349-1390) zamanında manastırın önemi artıyor ve fermanlarla gelir sağlanıyor.
* Doğu Karadeniz kıyılarının Türk egemenliğine girmesini takiben Osmanlı padişahları Sumela'nın haklarını korumuş, manastırın bir çok bölümü yenilenmiş, bazı duvarları fresklerle süslenmiş. 19. yüzyılda da büyük binalar ilave edilmiş.
* Manastırda yer yer sökülerek alınmış ve oldukça harap bir görünüm taşıyan fresklerde işlenen başlıca konular İncil'den alınmış sahneler, Hz. İsa ve Meryem Ana hayatıyla ilgili tasvirlermiş.